YABANCI DİZİ | Dark (2017)

Preson Break, Sherlock Holmes ve Lost'tan sonra beni saracak bir dizi arıyor idim aylardır ki bulup 1.sezonunu bir haftalık bir sürede izleyip bitirmiş bulunmaktayım şu an. Dark!
Dark bir Alman dizisi. İngilizceden sıkıldığımızı diyim ne diyim bilemiyorum ama Almanca epey havalı. Hatta diziye artı bir şeyler katıyor. Çok taze, Aralık başında vermişler yayına. 
Spoiler vermemeye çalışacağım... İlk 3-4 bölümde acaba saçmalayacaklar mı diye düşünmedim değil. O kadar bölüm izlememize neden olan şeylerin başında müzikler geliyor. Acayip gerilimli oluyor. Dizinin rengi, müzikle ve karakterlere verilen derin anlamla (mı denir bilemedim şimdi) çok etkileniyorsunuz. Siz bir karaktere odaklanıyorsunuz ama tüm oyuncuları bu kadar önemli kılan başka dizi bilmiyorum. Zaman-mekan değişkenliğine merak duyanlar, karadelik sevenler için ideal bir dizi. Konu saçma değil, olabilitesi düşük ama ya olmuşsa, oluyorsa, olacaksa'yı diri tutuyor izleyicide. Algıda mı seçiciyim bilemiyorum da; kader, irade, olayların akışını değiştirip değiştirememe, hayatımız bizim elimizde mi yoksa başkalarının mı vs.. düşündürmedi değil.
Biz neden böyle diziler yapmıyoruz diye düşünüyorum da... Almanların soğukluğu/donukluğu yetiyor zaten gizemlilik için. Biz öyle değiliz. Böyle bir şey yapacak olsak komik olur, güleriz, tutmaz. Çünkü bizde bir çocuk kaçırılırsa diğer çocuklar yalnız başlarına çocuğun kaçırıldığı yere gitmezler... Çünkü bizde o kadar gizemli olaylar olurken kimse ormanın ortasındaki evinde yalnız başına sadece gece lambasıyla hiçbir şey olmuyormuş gibi oturmaz... Çünkü bizde olağanüstü hallerde bir toplanılır, kenetlenilir, bilinen her şey söylenir, önlemler alınır vs... Her ne ise..
Bence vakit harcamaya değer bir dizi.Geçmiş, şimdi, gelecek... Peki sonra?

FOTO | Şiir | Katil ~ Osman Özbahçe

Herkes kendi elini tanır - Ben elimden uzaktım
Herkes kendi ayağını tanır - Ben ayağımdan uzaktım
Herkes kendi kaderini tanır - Ben kaderimden uzaktım
Bunun modern bir durum olduğuna inandırdım kendimi
Ekmek yedim su içtim
Bir suç işler gibi içtim
Bir suç işlemekti benim bütün yaptığım
Yaşamak bir suç işlemek olup çıkıyordu ne yapsam
Ben bir gün bir peygambere inandım
Bir gün bir peygambere, bir peygambere daha inandım
Hepsi bana Allah'tan bir haber getiriyordu
Hepsi bana Allah'tan bir kader getiriyordu
Ben hepsine inanıp duruyordum
Kaderimi avuçlarıma çıkarıp öpücüklere boğuyordum
Bir peygambere inanmak bana modern olmamak
İnanmak bana modern olmamak

SİNEMA | Buğday (2017)

Buğday filmi, kendini bilme/bulma gayretinde olan, ölmeden önce ölmek isteyenlerin, buğday mı yoksa nefes mi, karar veremeyenlerin filmi... Bu filmden hasıl olan, ne kadar az okursam, izlersem, yazarsam, konuşursam o kadar iyiye karar verdiğimdir. Buna karar vermenin bedeli ise, başta her bulduğunu okumak, izlemek, yazmak, konuşmak ve daha sonraları seçici olmak, daha da sonraları belki bu karardır. Daha da sonrası sadece durmaktır belki. Canett'in de dediği gibi "marifet, yeterince az okumaktır."
iyi seyirler.

SİNEMA | Ayla (2017)

Hakkında hiçbir fikrim olmayarak hatta biraz ismini çok fazla duymamdan kaynaklı olumsuz bir önyargıyla gitmiş olduğum film, Ayla. Eğer bir film unuttuğumuz değerleri/inançları hatırlatıyorsa benim için o bir tür zikir halini alıyor. Çünkü zikir hatırlamak anlamını da taşır. Ayla da onlardan biri. Filmin kamera açıları, müzik, diyaloglar, oyuncular vs.. teknik anlamda hiçbir sıkıntısı yok. Hatta o kadar iyi ki, onlar hakkında düşünmenize gerek kalmadığından duygusal manada aşırı yükleme yapıyorsunuz kendinize ister istemez. Uzun Hikaye ve Dedemin İnsanları'nın çekildiği yerlerdeki sahneler güzel şeyler hatırlattı. Bisikletle işe gitmeler, arnavut kaldırımları, özlenen dostluklar... Güzeldi. Devletimiz ülkelerindeki savaş dolayısıyla ülkemize göç eden suriyelilere olan duyarlılığımızı arttırmak için arkasında duracağı iyi bir film seçmiş ki bir devlet için bundan daha normal bir şey olamaz diye düşünüyorum. Güney Kore'ye savaşa gönderilen genç bir askerimiz var ortada. Askerimizin elin savaşında ne işi var kısmına çok takılmak istemiyorum çünkü konu savaş değil. Konumuz, vatanı için her şeyi yapmaya göze alan bir askerin savaşa giderken de savaştan dönerken de arkasında bıraktığı 'ben'leri... Maraşlı olmasına şaşırıyor muyuz, tabi ki hayır. Savaşmayı bile doğru düzgün bilmeyen insanların sadece yüreklerini ortaya koymalarıyla başardıkları işler... Yük olarak addedeceğiniz şeylerin aslında yük değil, size güç kuvvet olabileceği ve kaderinizi olumlu yönde etkiler nitelikte olması... Yalnızca arkadaşına görev çıkmasına rağmen 'onu kim koruyacak orada' deyu tamamen gönüllü bir şekilde yola koyulan bir can yoldaşı... Fark yaratmak için biraz deli olmak gerek'in bir çeşidini görüyoruz  Baş askerimizin haberli bir şekilde geride bıraktığı ama sevdiğine değil de tüm bencilliğiyle nefsine aşık olan bir kız ve kendinin bile haberi olmayarak gerçekten sevdiğine aşık olan ikinci kızımız... Bu iki kızı karşılaştırdığımızda insanın modern zamanda sevdiğine ettiği zulmü kimse kimseye etmemiştir desek yeridir. Biz sevdiğimizi savaşa göndermiyoruz ama tutmasan anasının evine bile göndermeyecek 'aşıklarımız' mevcut. Düşünürsek...
Savaşın ortasında kalmış minik kızımız bizi derinden etkilerken askerimizle aralarında oluşan bağ tuzu biberi olup birbirlerinden ayrılmak zorunda kalmalarıyla birlikte yıllarca çekmiş oldukları özlem... Öyle birden geçen yıllar. Filmde iki dk.da geçen yılların normal hayatta da her şeye rağmen iki dk. gibi geçecek olma gerçeği... 
Filmi neden büyütemedim gözümde, çünkü ne olacağını tahmin ediyorsunuz. (bavul sahnesinde Allah var binecekler gemiye dedim)  Sonra, aşırı duygusal bir sahneden aşırı aniden komik bir sahneye sonra tekrar bireden aşırı duygusal sahneye geçmesi biraz rahatsız edici. (Bunun bir adı var ama hatırlayamadım)Bir de yaşlanınca değişik bir adamın rol alması gönlümüzde yer eden genç başkahramanımızdan bizi biraz uzaklaştırıyor. Felsefik anlamda zorlamıyor, ters köşe yok. Ve böyle bir dönemde amerikalılarla yanyana göründüğümüz sahneler de rahatsız ediciydi. Olayların gerçek olması biraz bunlardan ayrı düşünmemize neden olsa da 2017 sonlarında milletçe sinemada iki saatlik bir tramvaya maruz kalma gerçeğini hiçbir etken değiştirmiyor.
Yazdığım en kötü film tanıtımı olarak da tarihe geçsin bu yazı. Çünkü sürekli bir ağlama hali bunu gerektirdi.


KİTAP | PİYES | Bir Adam Yaratmak | Necip F. Kısakürek

Piyes okumaya başlamak biraz zordur, alışkın olmadığımız bir tür olması bunun en baş sebebi olmakla birlikte okuduklarınızı zihninizde bir sahneye aktarmak kitaba tam vakıf olup olamayacağınızla alakalıdır ve bunun için gerçekten usta bir elden çıkmış olması lazım gelir. Anlayacağınız Necip Fazıl bu konuda bizi zora sokmamak için ortaya bir şaheser çıkartmıştır. Bir Adam Yaratmak... Kitap sancılar içinde geçiyor. Delirme noktasına gelmiş bir adamın ağzından çıkan her bir sözün hem kendisini hem başkalarını hem de okuyanı nasıl çıldırma noktasına getireceğini görüyoruz. Doğum, ölüm, varolmak, yok olamamak, kalabalıklar içinde yalnızlık, kader, çaresizlik... Her şeyi bir piyese sığdırmış gibi. Herkes tarafından tanınan bir adamın hayatını kontrol edemeyişi. Kitabı elinizden bırakamıyorsunuz zaten, ve bir süre sonra elden ayaktan kesiliyorsunuz ve 'bunu sahnede izliyor olsaydım şu an acaba ne halde olurdum' diye düşünmeden edemiyorsunuz. Eğer normal hayatınızda hiç düşünme sancısı çekmiyorsanız bence okumayın, hayatınıza kaldığınız yerden devam edin. Ama eğer zaten düşünerek hayatınızı mahvetmişseniz biraz daha mahvolmasından bir şey kaybetmeyeceksiniz demektir. Okuyun. Bu üslubu özlemişiz arkadaşlar. Yeni eserleri okuma telaşıyla eski eserleri cepte görmeye başlıyoruz. Buna dikkat.
Necip Fazıl kendisini tavsip etmeyenlerin bile itiraz edemeyeceği şekilde tüm insanların ortak derdine dokunuyor bu piyeste. Hani derseniz ki ben sevmem Necip Fazıl, yine de okuyun derim.
Başkahramanımız herkes tarafından normal karşılanan şeyleri en ince ayrıntısına kadar düşünerek kendisinde fark yaratıyor ve buna da başkaları delirme diyorlar. Şuna sinirleniyor mesela: Ben kendimin ne olduğunu biliyorum, evet deliysem deliyim ama neden başkaları ne olduklarını bilmiyorlar ya da bildikleri halde neden bunu kabul etmek yerine kendilerine başka yüzler ruhlar haller takınıyorlar...
İnsanın kafasında tasavvur ettiği şeye saçma deyip geçmekle, bu olayın gerçek hayatta meydana gelmesiyle saçmalıktan çıkmasını kafasının almadığını belirtip hayattan soramadığımız hesapları başkalarının hayallerinden sorarız gibi bir şey çıkarıyor ortaya.
Kendimin dışına çıkmak isterken kendime rast geldim'in piyesi bu arkadaşlar. İnsanın Allah olmadığını anlaması için bir adam yaratması gerekiyormuş derken ismet özel'in 'küfre yaklaştıkça imanım artıyor'unu getirdi aklıma. İnsanın hayal ettiği, yarattığı, kurguladığı her ne ise ona dikkat etmesi gerektiği zira o şey insanın kaderine etki ederin tedirginliğini de veriyor Necip Fazıl. Bir de bu kadar ağır süregelirken sonunun çok safça çocukça bir serzenişle bitiyor olması insanın içini parçalıyor.
Aşağıda bir kaç paragraf paylaşacağım, şimdiden iyi okumalar.




FİLM | Genius (2016)

1920'lerde yaşanmış olan gerçek bir hikayeden alınmış, yazar, editörü ve bu ikisinin yakınları arasındaki ilişkiyi ele alan, biraz durağan ama sonunda ağlatan güzel bir film Genius. Filmin rengi, diyalogları ve karakterleri çok iyi olmasına rağmen kitaba ve kitap yazmaya ilgilisi olmayanların sıkılacağını düşündüğüm için aldığı imdb puanını az görmüyorum.
Uçarı, ailesiyle ilgilenmeyen ve karşısındaki insanı normal bir şeymiş gibi hiç düşünmeden kırabilen bir yazar;
"sen karakaterlerinle zaman harcıyorsun, insanlar hayal ürünü değildir"
yazarın tam aksi az konuşup çok okuyan, sakin, ailesine bağlı ama bir o kadar da ilgilenmeyen ve yazarın hiçbir yayınevi tarafından kabul edilmeyen kitabının yayınlanmasına vesile olan editör;
"kimsenin inanmadığı kadar sana inandı. o adam dostluk için bir dahi."
yazarın 5000 sayfa yazdığı kitapları editörle birlikte 300 sayfaya indirme serüvenlerinin yanında yazarın ve editörün karısı, ve karısının hastalığı sonuncu onunla ilgilenmek zorunda olup yazmaya vakit bulamayan başka bir yazarımız;
"Şimdi olduğun kadar başarılı olmadığın günler gelecek. Çok uzun bir yol olacak inan bana. Neden seninle bu yolu yürüyecek bir adamı incitiyorsun!?"
Filmin çekildiği ortamlar çok iyi. Editörün evi, iş yerindeki odası ve ikisi arasında gidip geldiği tren... Yazarın eski kaldığı ev... tiyatro sahnesinin önünde geçen diyaloglar...
Hani derler ya, önce yoldaş sonra yol, diye, insanın sadece yanında biri olmasından ziyade kendi aklıyla ve nefsiyle hareket etmemesini sağlayacak hakiki bir dost edinmesinin önemini anlatan film Genius.
Şimdiden iyi seyirler.


KİTAP | DENEME | Dücane Cündioğlu ~ Daireye Dair

''Yürümeye devam et, yol insanı terbiye eder.''

Dücane okumayı ve dinlemeyi çok severim. Benim için hayatımda bir dönüm noktasıdır. Kanaatimce gerçekten bilir, iyi bir filozoftur, mükemmel bir kültür tarihçiliği -Türkiye'de böyle bir alan yok- bilgisi vardır, ve sanıldığının aksine bence yeterince mütevazidir. 
(Şehir Konuşmaları seminerlerinin temize çekilmiş halini ileri ki zamanlarda paylaşacağım inşallah.)
Gelelim kitaba... Daire'ye Dair'e ''Bugüne değin yaptıklarımı yapmaya devam etmekten başka yapabileceğim başka bir şey yok.'' diye bitirdiği hikayeyle başlamış ve bizi daire içre daireye sokarak kitabı bitirmemiştir. 
Var ve yok ve bu-ara-dalık üzerinde sıkı duruyor. Düşünmeyi deniyor! ''Senin bir anda gördüğünü bir ömür boyunca görebilir miyim?'' diye sayıklıyor. Ve anlamakta çok zorlandığım ve tekrar tekrar okuma gereği duyduğum Tanrı'dan, küre'den ve daireden bahsediyor. Kemale ermeyi alışık olmadığımız biçimde işliyor. Her zaman ki gibi hakikat, aşk, ben, bilmek, hiç, insan... Bunları anlatırken Aristoteles ve Gazzali'ye başvuruyor çoğunlukla. Ekstra değişik olarak özgürlük, eşitlik ve adaleti görüyoruz. Adaletin anlamının her şeyi yerli yerine koymak, aksinin ise zulüm olacağını okuyunca, zulüm sadece insana işkence etmek anlamından çıkıyor ve dikkat etmezsem şahsımın da her an zalim olduğunu ve olabilmesi tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu üzülerek idrak ediyorum.. 
Neden daire meselesine gelince en basit haliyle şurayı paylaşmak istiyorum. 
''Masalarını bile batılılar gibi köşeli (dikdörtgen veya kare) imal etmeyip sofralarını daire suretinde teşkil, meclislerini daire şeklinde tertib eden bir medeniyetin mirasçıları, köklerini unutunca, ister istemez sofra ve meclislerin başköşelerine kurulmaktan hoşlanır oldular. Çünkü dairelerde köşe bulunmadığını unuttular.''
Aslında kitaptan ne bir alıntı ne de bir parça paylaşmak istemiyorum, o kadar bütün. Kısa kesip meraklılara arz ediyorum.

Ve tabi ki Fuzuli'yi Cânımızı bir kez ve bir kez daha seviyoruz.

Dost bî-perva, felek bî-rahm, devran bî-sükûn
Dert çok, hem-dert yok, düşmen kavî, talî zebûn

Kıymetli okumalar.

SİNEMA | Yol Ayrımı ~ Yavuz Turgul

Bu yazıyı tüm olumlu hücrelerimi kullanarak yazdığımı belirterek başlarsam her şey daha anlaşılır olacaktır diye umut ediyorum. 
Uzun zamandır iyi film olmadığı için sinemaya gitmiyordum. Şener Şen ve Yavuz Turgul ikilisini bir arada görünce filmin iyi olmama ihtimalini hiç düşünmeden uçarak gittim Yol Ayrımı'na. Fakat ne göreyim?! Yanımdaki adamın filmin ilk yarısı boyunca patlamış mısır yemesinden bağımsız olarak söylediğimden emin olabilirsiniz ki, filme bir türlü konsantre olamadım. Yani neredeyse sonuna kadar. Lütfen Şener abi lütfen artık bir şeyler yap ki film film olabilsin diye çırpındım ve sanki filmi ben çekmişim ya da 'mutlaka gelin çok güzel olacak' diye zorla getirmişim gibi salondakilere karşı müthiş ihtiyatlandım.
Bir Muhsin Bey, bir Eşkıya, bir Av Mevsimi değildi. Yani biz Şener Şen'i işçi sınıfı ayrımımsı bir filminde görmek zorundamıydık? Adamı bir daha sinema perdesinde görür müyüz göremez miyiz.. böyle mi hatırlamamız gerekiyordu? Seyirciye bu yapılır mıydı? Bir hareket ver, bir sertlik ver, bir adam yeteneğini konuştursun rolde.. Yok!
Film çok kopuktu. Müzikler açıkları kapatmıyordu. Diyaloglar zayıftı. Modern sinema efektleri hiç yoktu. Şurada da şu adam müthiş rol yapmış diyeceğimiz hiçbir sahneye rastlamadım. Hiç sürpriz yok. Ters köşe yok. Olacak her şey bizim bildiğimiz gibi oluyor zaten. Fragman filmden iyi yemin ediyorum. En azından heyecanlanıyorsunuz. Şener Şen yaşlanmıştı. Bakıyoruz Yavuz Turgul da yaşlanmış. Yoksa bu film olacak şeymiydi! Son zamanlarda çok rastladığımız gaddar annenin rolü bile hiçbir şeyi kurtaramamıştı. Hafif soldan soldan mesajlar yeterince iticiydi. Sol mu kaldı arkadaş!
Konu güzel. Kurtarılabilir yanları var. Şener Şen'in iki ya da üç kere konuştuğu sahneler var kırılma noktası, dört beş tane de komik diyebileceğimiz diyaloglar var. Kapitalist sistemin kölesi olan insanlar için bir uyarı niteliğinde algılanabilir. Hayatın bu acımasız akışına kendini kaptıran güruhların silkinip kendine gelmesi sağlanabilir. Ama Yavuzcum, böyle olmaz ki! Bu haklı davada neden haksız çıkalım tüm bunlar yüzünden?!
Son olarak bu film beni de içine almadıysa kimseyi içine almaz arkadaşlar!
Sevgiler.

KİTAP | DENEME | Fatma Barbarosoğlu ~ İmaj ve Takva

Fatma Barbarosoğlu'nun yazılarını vakit buldukça takip etmeye çalışır ve analizlerine hayran kalmadan edemem. Mutlaka en başından bu zamana yazdığı tüm yazılarını okumam gerekir diye düşünür bunun zorluğu karşısında ezilirim. Bunlarla beraber, geçmişteki köşe yazılarını o zamanın gündeme aşina olamayacağımdan anlamakta zorlanabilir ve bugüne ait çıkarımlar bulamayacağımı düşünerek tereddüte düşmeden edemezdim. Kitap Fuarı'nda görünce 'en çok baskı yapan kitabı' diye düşünerek İmaj ve Takva'yı aldım. Kitabı okumaya başladığım andan sonuna kadar ne kadar da bugünden yani hiç yabancısı olmadığım bir hayattan bahsettiğini hayranlıkla anladım. Ele aldığı konulara şimdiye kadar bir çok kişi değinmiştir eminim ama
Fatma Barbarosoğlu'nu diğerlerinden ayıran şey, şahit olduğu mevzuları kendi derdiymiş gibi ele alıp, büyük bir samimiyetle bizden biri olarak açık, anlaşılır bir o kadar da yapılması zor analizleriyle kendine hayran bırakıyor.
Kitapta kadınlar var ama öyle kadın hakları gibi indirgeme yapmadan, kadına yaratıcının verdiği gerçek değerle yaklaşıyor. Başörtülü kadınların nasıl evrildiği, neye inanıp ne yapmak zorunda bırakıldıkları, ne yaptıklarını nasıl bilmediklerini nedenleri ve sonuçlarıyla içimizi cız ettirecek şekilde farkındalık ortaya koyuyor. Kamusal alan krizleri, başörtüsü meselesi, fotoğraf video ve TV ile ifşa edilen hayatlar... Bunlara dair düşüncelerimizi derinleştirip, yalnız değilmişim dedirtiyor. Bilmiyorsak bilelim ve unuttuysak yeniden hatırlayalım diye... Son olarak hepimizin şu an içinde bulunduğu duruma dair de kitaptan bir cümle:

''Kendimi Araf'ta hissediyorum. Bütün yüklerimle beraber. Ne büyükannemin manevi terekesine sahibim, ne de akıllarını ve nefislerini kalkan edinenlerin söylemiyle rahat içim.''