FİLM |The Gambler (2014)

Canımın içi filmdir. Bilmiyorum dün kaçıncı kez izledim. Her defasında kendini yeniden ve yeniden beğendiren hatta yaşım ilerledikçe daha da yerine oturan, karakterle kendimi özdeşleştirdiğim Wyatt filmdir. Dosto'nun kumarbaz'ından mı uyarlı bilemiyorum. Üniversitede doçent bir beyimizin garip bir biçimde kumar oynadığı ve sürekli borçlandığı ve buna da felsefik anlam yükleyerek kendini sıfırlayıp hayata yeniden başlamaya çalıştığını anlatıyor. Şancı çekiyor ve diyor ki "bir dahi  değilsem arada bir yerlerde kalmak beni mutlu etmez. Shakespeare olamadıktan sonra kıytırık bir üniversitede kıytırık bir hoca olmuşum ne gam. Bunlar sizi nasıl mutlu eder. Demek ki sıfırlamalıyım ve kendim olmaktan çıkmalıyım, arada kalmanın sancısı öldürmez o zaman" gibi bir anlayışa sahip. Bir insanın zaten bu dünyadan varoluşsal acı çekmemesi kadar onu basitleştiren bir şey yoktur diye düşünüyorum. Allah bizi o noktada tutuyor, isyan etme, sancını çek, esas hayat diğer dünyadır, kul ol yeter. Sevgiler.

FİLM | Çaptan Fantastic (2016)

Tüm doğal olmayan, sonradan uydurulan, insanın ruhuna hitap etmeyen şeyler beni tatmin etmiyor, hatta aksine rahatsız ediyor. Her defasında acaba sorun bende mi, herkes nasılsa ben de öyleyim, ayak uydursam kendimi daha mı iyi hissederim dediğim noktada hafakanlarım basıyor. Tam da böyle sancılardayken çıktı bu  film karşıma. Annelerini kaybetmek üzere olan 6 tane çocuğun eğitimini tüm doğallığıyla uzakta, ormanda harika bir şekilde veren babanın dayatılan her şeye karşı koyarak, sağlam bir şekilde hayatlarını sürdürmelerini anlatıyor. Bence bu film dizi olmalıydı. Çocukların ayrı ayrı ele alındığı, doğal eğitimin tüm ayrıntısıyla verildiği, aşırı filozofvari konuşmaların olduğu sezon sezon devireceğimiz harika bir dizi.. 
Bu işte bu. Adamın duruşundan ben de istiyorum. "Altı dil biliyorsun neden harvard'a gitmek istiyorsun" evet neden? Çünkü tescillenmek istiyor insan. Kayıtlara geçmek. 6 dil biliyorsun ama bu hiçbir yerde yazmıyor, kimse bilmiyor, kimse bunun için alkışlamıyor ya da 6 dil biliyor ama yazık ormanda yaşıyor vs... 
İnsan kendini tazeliyor ve ne kadar gereksiz şeylerle uğraştığı, zihnini yorduğu için kendinden utanıyor. Çocuk yetiştiriyorsanız izleyin. Sevgiler.

Ahlat Ağacı ~ Nuri Bilge Ceylan (2018)

  Ana konusu itibariyle baba-oğul arasındaki çatışmayı anlatan Ahlat Ağacı diğer tüm konuyla alakasız yan sahenelerin filme iliştirme cesaretini ayakta alkışlamak lazım gerçekten. Fragmanı izlediğiniz zaman içinden çıkamayacağınız, esrarengiz bir konuyla karşı karşıya kalacağınızı zannediyorsunuz ama yanılıyorsunuz. Üniversiteyi yeni bitirip köyüne dönen delikanlımız, itibarını kaybettiği için sürekli burun kıvırdığı babasının ilerde yayınlanacak olan kitabının tek okuyucusu olduğunu öğrendiğindeki duyduğu pişmanlık diyelim... Sonra parça parça bazı sahneler. O parça sahnelerin gereksiz uzunluğu. O uzun diyaloglar normalde harika olabilir, üç ayrı bakış açısını senaristin nasıl böyle diyaloglaştırması evet güzel. Ama ne alaka? Sahnelerin kopukluğundan film ilerlemiyor. Acemi bir yönetmenin ilk filmi olsa şöyle güzeldi böyle güzeldi denilebilir, kalanlar da ufak kusurlardır. Ama sen festivale gitmişsin, bir sahnedeki farklı açılardan birinde adamın elinde telefon var diğerinde yok, trt çocuk'ta bile daha çok dikkat ediyorlardır. Genç imamlardan biri peltek, diğeri r'leri  söyleyemiyor, Neden? Kış Uykusu'nda da böyle yapmıştı, ezik bir imam.. Hele o uzun yollarda yürümeler, konuşmalar... Festivalde ayakta alkışlamışlar herhalde film bitti diye sevinçlerinden ne yapacaklarını şaşırmışlar. Bilemiyorum ya, dünya çapında bir konusu olan Buğday'ı beğenmeyenler hatta söz konusu bile etmeyenler Ahlat Ağacı gibi neredeyse hiçbir görselliği olmayan, sıkıcı, gereksiz uzun sahnelerle dolu, yeni yetme bir bebenin kendini beğenmişliğini anlatan bir filmi bu kadar beğenmeleri biraz niyetleri sorgulatıyor. Olmamış. Oyuncular çok iyiydi, rolleri çok doğal oynamışlardı ama kusur Bilge Ceylan'da. Olmamış.
Fragmanı koyayım da bari filmden geriye bir güzellik kalsın. Bu fragmana yeniden bir konu yazılıp harika bir film çekiledebilir.

KİTAP | Kambur ~ Şule Gürbüz

"Kendinizi yok etmeyi, en azından yok saymayı düşündüğünüz bir anda, birisi bir kahve ısmarlayıverir; ve bir kahveye fit olup, yaşama devam etmeye karar verirsiniz."

Başka bir kitabı okuyor olmama rağmen bir arkadaşımın hediye olarak getirdiği ve ismine bayıldığım ve hiç okumadığım bir yazarı okuyacağım için heyecanlanıp hemen okuma ihtiyacı hissettiğim Kambur kitabı beni Şule Gürbüz'lü günlerin beklediği sinyallerini vermiş bulunmaktadır. İlk elime alınca dedim ki aylardır beklediğim kitap işte şimdiki 'kamburumu' dile getirecek olan... Belki deneme, biraz günlük gibi ama samimi hem de fazlaca ve sizden. Olgun ama hâlâ alamamış öcleri var kitabın. Hatta üslubu benim üniversitede Avusturya'da okuyan mektuplaştığım arkadaşım Esmanur'u hatırlattı. Espiri yapıyor kendi cenazesine yetişmek üzere nitekim ama ciddi, takım elbisesi kadar. Olayı çözmüş ve durmuş, elinden bir şeyler gelir ama neye yarar. 'Gerçeğe ihanet etmeden bir şeyi anlatmanın olanağı yoktur'un hâşiyesi. 
Tam da o akşam değindiğimiz konularla alakalı olarak ele almış kitabı. Belki de bana öyle geldi bilemiyorum. Hikmet'e teşekkürlerle... Tekrar tekrar okuyacağım ve üslubuna hayran kaldığım, kadın yazar olması hasebiyle belki biraz kıskandığım bir kitap.
Mutlaka okuyun, başka kitabınıve başka kitabını da...
 

FİLM | Bal - Süt - Yumurta ~ Semih Kaplanoğlu

Üst üste izleyip kaç gündür de kafamda döndürdüğüm bir üçlemeyle karşınızdayım arkadaşlar. İlk defa izlediğim şey hakkında bu kadar yazı okudum ve bir o kadar da tatmin olmadım. Çok iyi bir kurgu var karşımızda ama o kadar kötülerle donatılmışız ki bu kurgunun neden bu kadar iyiliğini açıklayamıyoruz gibi bir durum var ortada. 
Üç tane Yusufumuz var elimizde ama ben kesinlikle farklı Yusuflar ya da aynı Yusuf diyemiyorum. Filmlerin vizyona girmesi Yumurta, Süt, Bal şeklinde fakat yönetmen üçlemeyi sondan anlatmış. Yani Yumurta'da yetişkin, Süt'te genç, Bal'da ise çocuk bir Yusuf var. Şu anda şu kanıya vardım ki, evet Üç Yusuf var, evet benzer hayatlar ama farklı farklı Yusufların benzer hayatlarının farklı dönemlerini ele almış. Çok zorlayıp Yusuflar aynı kişi desek bile aşık olunan kızın Süt ve Yumurtada hiç değişmeden karşımıza çıkması ve Bal'daki annenin Süt'ün başındaki ağzından yılan çıkan kadının aynı olması ve Yumurta'da ölen annenin Süt'deki istasyon görevlisinin annesiyle aynı olması... bu durumları açıklayamıyoruz. Semih Kaplanoğlu'nun mevzuyu zamandan ve mekandan her ne kadar soyutladığını bilsek de sadece bunu bilmekle kalıp açıklayamıyoruz.
Filmi şöyle böyle oluyor diye anlatmayacağım zaten öyle filmler değiller ama Bal en anlaşılır, konusu olan, Karadeniz'in o muhteşem ortam ve seslerle sizi ekrana kilitleyen, yeşilin, seslerin, duyguların her tonunu bulabileceğiniz bir film. Süt onun aksine en anlaşılmazı, atmosferi daha gri tonlu ve açış sahnesinin müthiş değişikliğinden mi ya da neredeyse filmde hiç konuşulmadığından biraz gergin bir havası var. Yumurta'nın daha yumuşak geçişleri var, anlaşılırlığı bakımından ortada olan hatta biraz esprili bile diyebiliriz.
Şimdi ortak noktaya ya da bağlantılara gelince.. erkek çocuğunun anneye olan mesafesi(bal), anneyi ne kadar sevse de onu belli edememesi (süt), hatta yaş ilerledikçe anne oğul olayının bitmesi, ölünce üzülememesi bile (yumurta). Bal'da nöbet geçiren baba, Süt ve Yumurta'da da nöbet geçiren iki Yusuf. Süt hepsinde geçiyor ama Bal'da Peygamber Efendimizin içecek olarak sütü tercih ettiği o hadise okunuyor kadınlar arasında. Yumurta'da rüyasında kuyuyu gören Yusuf Süt'de Düşler dergisinde kuyu adlı şiiri yayınlanıyor. Yumurta'da da Yusuf yazar olmuş ve elinde Bal isimli kitabını görüyoruz. Üçlemede Süt kırılma noktası bence. Yılanın süte gelmesi... Semih bey diyor ki bence tüm bunlar yılan, süt, balık, tavuk, bal, arı, yumurta, inek.. Peygamberim ne demiş bunlarla ilgili. Ona bakınca belki daha anlaşılır olay. Şu an geldi bu da. Neyse. İnanın çok şey var kafamda ama karşımda izleyen biriyle konuşmaya harcamak istiyorum bu enerjimi.
Kaplanoğlu şiir yazarak dahi ifade edilemeyecek kadar güzel bir şekilde görüntüyle ifade etmiş durumları. Keşke Buğday filmini sinemada izlemeden bunları izleseymişim dedim. Buğday daha netleşirdi kafamda. Ya da evet Semih böyle zaten o yüzden bu şöyle derdim gibime geliyor. Adam diyor ki tüm bu her şey çok hızlı, ben de bu yüzden bu kadar sakin film çekiyorum, buna ihtiyacımız var. Hele Süt'de var ya hadi artık nolur ilerle, bitti mi acaba noldu diye böyle zorluyorsunuz kendinizi. Ama bunun sonunda izlemeye değecek balığı getirdiğinde annesinin tavuğu yolduğu sahne.. Bir şey yapıyor yönetmen burada. Şöyle yapıyım da anlaşılmasın sanatsal olsun diye yapmıyor o akışta sana bir şey yüklüyor en sonunda da verdiği sahne seni o yüzden vuruyor. 
Kısaca başka kitaplarda diğerlerinde bulamayıp İsmet Özel'de bulduğum neyse, filmde de diğer filmlerde bulamayıp Semih Kaplanoğlu'nda bulduğum o, diyor ve izlemenizi şiddetle tavsiye ediyorum.
(Çok aşırı bir şekilde Buğday izlemek istiyorum şu anda.)
Sevgiler.

■ Evimize Giren Dergiler ~ Post Öykü 22 [mayıs-haziran 2018]

Bir kaç hafta önce evimize giren dergilerle ilgili yazımı çok üstünkörü bulup daha iyi bir şey yapmaya karar verdim. Şöyle ki evimize giren dergilerden mesela Post Öykü'nün o ayki sayısını hakkını vererek tamamını okuyup dergi hakkında genel değil de o aya özel bir yorum yapmak. Nasıl? Bence harika. İsterseniz başlayalım...
Kötü öykü var mıdır acaba diye düşünmüşümdür hep. Ya da öykü kötü olamaz mı? Ya da kötüyse öykü değil midir? Bilemiyorum ama eğer profesyonel anlamda ne tür bir yazı yazmak istersin deseler kesinlikle öykü derim ki profesyonellik doğama aykırı. Bunu geçelim.
Post Öykü de işini gerçekten iyi yapıyor. Bu derginin en çok sevdiğim yanı farklı öykücülerin en iyi öykülerini ardarda okuyarak kendinizi bir duygu mozaiğinde bulmanız. Derginin son dört sayısına vakıfım aslında ama yazarlarıyla hemen içli dışlı olmuş durumdayım. Ne düşündüm biliyor musunuz? Artık toplantılar düzenleyip gruplar oluşturup ne kadar çok bildiğimiz ne kadar çok okuduğumu ya da ne kadar mükemmel bir kul olduğumuzdan bahsetmeyelim. Artık oturup öykü okuyalım. İnsana dair eksik ne varsa, bizi kul yapan o hatalar neyse onlardan yakınalım. En salak düştüğümüz anlarımızdan, en umursanmadığımız anlarımızı kahkalarla anlatalım. Anlatabiliyor muyum?
Bu sayı bana bunu yaptı. Silvan Oğuz'un Seni Seviyorum Geç Kalmış Bir'i.. Bülent Ayyıldız'ın 30lar ve 40lar'ının "zekâmın keskinliği beni zehirliyordu. Okumak istiyordum ama okulda değil. Birilerine günlerini göstermek istiyordum; fakat kime olduğu belli değil. Mecmua, çizgi roman, takvim yaprakları'sı..Onurhan Ersoy'un Yan Ağlardaki "-e gülümsedi geçen bana, ben sana hiç gülümsüyor muyum? Gülümsemiyorum çünkü sana aşık değilim. -sana gülümsemedi, kahkaha attı. Hem de sınıfın tamamıyla birlikte'si.. Ve her defasında çok kıskandığım öykücü kadınlardan Gülşen Funda Çelik'in Felgu'su ayın bilmem kaç haliyle.. ve gerçekten tarzından hoşlanmadığım Ertuğrul Emin Akgül.. Ve iki İranlı öykücü  Kâzım Hançer ve Nâhid Tabatabaî (Zeynep Özeli'n o güzel çevirisiyle) ya bak diyor ki "zihni bazen mantığını çözebileceğimden daha saf ve temiz çalışıyordu." Bak bak "bazen sevgiye maruz kalmak da insanı bezdirmez mi? Nasıl karşılık vermen gerektiğini kestiremeyebilirsin".. 
Dijital zamanlarda bir şeyler anlatmak, internette hunharca dizi izleme çılgınlığı, öyküyle özellikle Netflix arasındaki farklar, Cemal Şakar'ın o muazzam üslubuyla eşik'e dair yazısı ki onu paylaşacağım.. Ropörtajlardaki samimi ağdasız sorular... Ekrem Demirli gibi güzel bir adam tanımam. Manıku't Tayr üzerine harika bir bakış açısı. Furkan Çalışkan, Güray Süngü içlerini döküyorlar ya perdesiz konuşuyorlar. Hikâye kitabını bir türlü okuyamadığım ama dergideki yazı ve yorumlarını beğendiğim Aykut Ertuğrul'un "kutsaldan soyutlamaya çalıştıkça bilim zindanına hapsolmak" tabiri.. Varlık dergisinin anlamlandıramadıģım yüzü ile Asım Öz. Ah Arda Arel ah sen ne yaptın Yazmazsam Ölürüm. Rıfat Eroğlunun Nur Topu Gibi Sendromu. Ve Dört Artı Biri ve kitap tanıtımları ve tabi ki benim profil fotom Egon Scihele ile harika bir sayı olmuş diyor ve bir sonraki yayında sizi Cemal Şakar ile başbaşa bırakıyorum.

YERLİ DİZİ | Şahsiyet (2018)

"Başım köpük köpük bulut, içim dışım deniz, 
ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda, 
budak budak, şerham şerham ihtiyar bir ceviz. 
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında."


Bu kadar kaliteli bir yerli dizi izlemiş olmanın verdiği huzur ve gururla karşınızdayım arkadaşlar. Şahsiyet! Alzaymır hastalığına yakalandığını öğrenen Agâh beyimiz, ne yaparsam yapayım unutacağım öyle mi, diyerek bazı beklenmedik işlere kalkışıp eskiden tanıdığı bir grup aynı kasabalı insanı öldürmeye başlıyor. Türkiye'nin ilk seri katili olarak bir türlü işin içinden çıkamayan polislerimizin aklı epey bir karışıyor. Film o kadar kaliteli ki başrol üzerinde çok iyi çalışan dizi ekibimiz bence polis kısmını atlamışlar. Karakoldaki tek kadın olan Nevra hanım işinden istifa edip polis olmaya karar veriyor sırf iyi insan olmak için. Cansu Dere çok iticiydi Onurcuğum Saylakçığım, sürekli nefes veren, garip garip göz deviren, hiçbir yaptığı hareket üzerine oturmayan, robotik bir şey olmuş bu rolde. Tamam esas işi polislik değil bunu ön plana çıkarmak istediniz ama insan da mı değil. Neyse ki dizimiz çok iyi de görmezden geliyoruz. 
Gelelim Agâh bey'e.. Onun bir derdi var. Bu hastalığını öğrendikten sonra oluşuyor anladığımız kadarıyla. Gene asosyal biri ama her gün saatlerce izlediği televizyonu atması, doğru düzgün kahvaltı etmemesi, uzun zaman sonra karşılaştığı insanların sen eskiden böyle değildin demeleri vs.. bize bu izlenimi veriyor. Değişik bir insan. Biriyle konuşurken herkesin verdiği tepkileri vermiyor. Mesela adam diyor ki, Agâh ben ölmek istiyorum bana bir tetikçi ayarla gelsin beni öldürsün diyor. Tamam bakarız diyor. Yargılamıyor. 
Hukuk işleri üzerinden de gidiyor diyebiliriz. Mahkemede gereğinin düşünülüp gereği yapılmaması eleştiriliyor. Rüşvet, yolsuzluk, kimsenin görevini ciddiye almaması, teknolojinin insanı oyalaması ve bağımlı hale getirmesi, değeri olan hiçbir şeyi ortada kalmaması, insan ilişkileri, kasaba şehir farkı, ırkçılık, sürü psikolojisi, türkçe konuşamama, kadının değersizliği, suç örtme, dilsiz şeytanlık.. Yani şu anki hayat neyse bu dizide de o dönüyor. Ama bir farkla: İnsanlar ölüyor. 
Kamera açıları şu isminde geyik geçen ama içinde hiç geyik olmayan filmdeki gibi. Yani mesela biri konuşuyor, sürekli onu gösteriyor. Karşıdakinin yüz ifadesini görememek geriyor insanı. Katilin kullandığı yazı karakteri, mesaj iletme şekli, teknolojiye ayak uyduramaması, beyoğlundaki o asansör.. Dizide sırıtan Daçya reklamından hiç hoşlanmadım. Herkesin arabası Daçya, hepsi de farklı renkte anasını satayım, hiç mi paranız yoktu da diziyi basite indirme uğruna o arabaları kullandınız. Her neyse.
Gavur tarzı var dizi de ama itmiyor. Mesela Dip'i ilk bölümden sonra izleyemedim, baş roldeki adama da gavura benzer rol vermişler o kadar sekteye uğratıyor ki hiç olmamıştı. Şahsiyetteki baş rolümüzü seviyoruz. İstanbul beyefendisi, nostaljik ve farkındalık yaratmaya çalışan bir seri katil var elimizde. Polisleri net beğenmedim. Günday'ın tarzı tamam da dizi de olmamış. Baş komiserin konuşmalarından hele hiç hoşlanmıyorum. Şey gibiler ya sanki bunlar serseri de Agâh bey polis!
Müziği de çok güzel bu arada.
Erinmesem gerçekten daha yazacağım. Erinmesem neler yazacağım da. İzleyin.
(Nevra'nın belinden alın o silahı bende bile daha az sırıtır.)

ULUSLARARASI KAYSERİ ALTIN ÇINAR FİLM FESTİVALİ*

İlk olarak 9 Mayıs 2013 yılında Yücel Çakmaklı Film Atölyesi ve Anadolu Sinemacılar Derneği işbirliği ile Talas Kültür ve Sanat Festivali adı altında gerçekleştirilen Uluslararası Kayseri Altın Çınar Film Festivali'de dün yayınladıkları ilk film olan 'beni asla bırakma'yı izlemiş bulunmaktayım. Bu film, benim, festival filmini ilk kez festivalde izlediğim bir film olarak hayatımda önemli bir yere sahip artık. Festival filmi izlemek gerçekten zordur. Kendini size pazarlamaz ve en az ilk yarım saatinden önce sizi kendine bağlama gibi bir derdi olmaz. Büyük bir kalabalıkla başlayan filmimiz fotoğrafta görmüş olduğunuz protokol de dahil, sonunda en fazla 10 kişiyle kapattı. Ama bence Bu Kayseri için olağanüstü bir şey. Yani bu festivale kimse gitmese bile orada bir festival filminin dönüyor olması müthiş... Neyse filmimize gelelim.
Orijinal ismi ''Lâ tetruknî'' olan filmimiz bize Suriyeli mülteci çocukların şu an bulundukları durumu anlatıyor. Filmin sonunda öğrendim ki filmde rol alan çocuklar gerçek Suriyeli mülteci çocuklar. Ve yine düşününce bir kaç tane gösterilen facetime kamera görüşmeleri de gerçek. Annesini ya da babasını ya da her ikisini de kaybeden çocukların okula gitmeleri gerekirken, sığındıkları yerdeki insanların olumsuz yargılarına rağmen para kazanmaya çalışma mücadelelerini ele alıyor. Açık konuşmak gerekirse tüm onların bu sefil hayatlarına karşılık bizim hor görüşümüzdeki abesliği gözler önüne seriyor. Önceden nasıl bizim gibi hayatlarının olduklarını, her şeye rağmen gülüp eğlendiklerini, yapıları gereği biraz vurdumduymaz olduklarını, hele ev sahibinin çocuğu içeri girince ''aa gel ömer gel'' diyip tıklım tıkış evdeki o birsürü çocuğun hiç düşünmeden, en ufak bir tereddüt etmeden Ömer'e yer açma çabaları.. Çok güzeldi. 
Film çekim kalitesi olarak İran filmlerini andırıyor. Sarhoş Atlar Zamanı gibi mesela. Ama tabi bu film bir Sarhoş Atlar Zamanı değil. Ama güzeldi. Kendi çapında bir kusuru yoktu diye düşünüyorum. İnsanın kendisini hesaba çektiren her olayı, durumu, filmi, kitabı, manzarayı, cümleyi, acıyı, sevinci.. her şeyi çok seviyorum. Gavur filmlerinden bıkmışım yemin ediyorum biraz türk fimlerine döneceğim.
Festival hala devam ediyor, bugün fırsat bulursak yine gideceğiz. Bunu ne zaman okursunuz bilemiyorum ama mutlaka gidin ve bir festival filmini bir festivalde izleyin derim. Dreceye giren filmleri ilgili linkte bulabilirsiniz. Kucak dolusu sevgiler.

YABANCI DİZİ | Marcella (2016)

Polisiyeyi seviyorum ve sıkı polisiyeleri özlüyorum arkadaşlar. Popüler olmayan, belki de adını hiç duymadığınız, alışık olmadığımız bir kurguyla karşımıza çıkan Marcella diğer yabancı dizilerden farklı olarak başrol oyuncumuz her yönüyle mükemmel biri olmayıp bir anne olarak aşırı derecede problemli bulduğum polis memurunun bitmek tükenmek bilmeyen belalarını konu alıyor diyebiliriz. Hem bireysel hem toplumsal hem güncel hem hiç karşılaşmadığımız konuları ele alan dizimizi ilk başta benim gibi hafife alırsanız sonra bir sürü isim ve bir sürü olay karşısında neye uğradığınızı şaşırabilirsiniz. Toplamda 2 sezon olup her sezonu 8 bölümden oluşan dizimizde sevgili Marcellacığımızın sıkıntısını hala öğrenemememizin yanında diğer bir sürü meselelerde soru işaretleriyle birlikte sezonu kapatmış durumda. Her sezonda bir olay ele alınıyor ama bir önceki sezondan da kopulmuyor. Yavaş ilerliyor diyemem sadece çok fazla olay birbirini takip ediyor ve sürekli sıkıntılı durumlar çıkıyor. Pis bir dizi değil, çok nadir olmakla birlikte aşırı mide bulandırıcı sahneler var evet polisiye nihayetinde. Ama böyle psikopatlar gerçekten var mı bilemiyorum. Bu netflix, tamam kötüyü görüyoruz falan, olayların içine giriyoruz da yani herkes izliyor bu filmleri ve eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürmek gibi geliyor bana. Neyse işin etik kısmına girmeyelim.
Kısacası izlenebilir değişik tarzda bir dizi. Orta bölümlerde Marcella'dan içiniz kararıp 'ya tamam da tüm bunlardan banane' demeyecekseniz izleyin. Galiba yaşlanıyorum arkadaşlar. Ama şeyi seviyorum ben çok insan ilişkilerini dışardan izlemeyi. Yani tamamiyle beni ilgilendirmese bile dizideki o süreç beni kendine çekiyor. Dediğim gibi tarzı biraz değişik. Bu kadar. 

KİTAP | Mutluluğa Övgü ~ Matthieu Ricard

Herkese merhabalar.. Dalay Lamanın sözcüsü Matthieu efendinin kaleminden olan harika bir kitapla karşınızdayım. İsmi biraz bir kitap için hafif gelebilir çünkü kitaplar genelde ağırdır, bohemdir, yüktür, bilgi yükler ve bizi rahatsız ederler. Ama ku kitap öyle değil, öyle olmamasının yanında basit de değil. Neden mi? Çünkü ne kişisel gelişim ne tasavvuf.. İster inançlı olun ister olmayın.. Mutlaka işinize yarayacak. Kendinize doğru bir yolculuk yapacağınız kesin. Bizler mutlu olmak zorunda değilizdir bunun için gelmedik dünyaya ve fakat iç huzur olarak adlandırabiliriz bunu. Eğer kendinize dair biraz bilginiz varsa ki, kendini bilmeyen rabbini de bilemez, kitap bize biraz daha yardımcı olup kendinizde göremediğiniz noktaları görecek ve 'suhka' durumuna erişecekshdhdjshdjdjd... tamam belki o kadar değil ama o kadar. Kitabı bitirince budist olmaya karar vermeyeceğinize inanaraktan tavsiye ettiğimi söyler ve kitabı okuyunca ne demek istediğimi anlayacağınızı ümit ederim. Bir kaç pasajla sizleri başbaşa bırakıyorum. Bol  sevgiler.